Görüş Bildir
“İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL”
Anasayfa »
2014-09-18 00:47:20 Tarihinde eklendi
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Favori Arşivle Beğen
Avrupa’da Din ve Diyânet Politikaları
 
Bir önceki yazı şöyle bitiyordu:
“Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlilerin dinî hayatına dair bir “manzara-i umumiye” mesabesinde olan bu yazı, aslında bir sonraki yazı için bir mukaddime olarak yazıldı. İkinci yazıda, Avrupa için izlenen din ve diyânet politikalarının başarıları ve fiyaskoları ele alınacak.”

Öyleyse devam…

Avrupa’da yaşayan Türkiye menşeli Müslümanların dinî yaşam tecrübeleri, normal bir sosyolojik olguya göre çok daha net ve kolay anlaşılabilir. Çünkü bu tecrübeyi meydana getiren süreç çok belli. Bu sürecin aktörleri de ortada. Yarım asrı aşan dinî yaşam pratiğinin sonunda, ortada bazı başarılar ve başarısızlıklar var. Ya da başka bir ifadeyle, bu sürecin “kazananları!” ve “kaybedenleri” var. Önce kazananlar:

1. Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda, Belçika vd. ev sahibi ülkeler, bu süreçte kendi açılarından başarılıdır! Çünkü bu ülkeler, seküler yapılarının da gereği olarak, Müslümanlara din hizmeti sağlamak için herhangi bir malî kaynak ayırmak zorunda kalmadılar. Yani ekonomik olarak oldukça tasarruflu bir süreç yaşadılar. Türkiye kökenliler, kendi camileri içerisinde dinlerini yaşadılar. Devletler, “mutedil” sayılabilecek bu dindarlıktan şikayetçi olmadı. Çünkü, Türkiye kökenlilerin dindarlık pratikleri Avrupa’da hiçbir zaman şiddet ya da radikalizmle birlikte anılmadı. Bu açıdan ev sahibi ülkeler asayiş açısından bu dindarlıktan memnun kaldılar. Ayrıca, Türkiye kökenlilerle, ev sahibi ülke vatandaşları arasında din üzerinden bir karşılaşma/tartışma/tebliğ de yaşanmadı. Yani İslam, entelektüel açıdan bir tehdit de olmadı. Hattabu ülkelerde İslam, onların sahip olduğu medeniyete alternatif olabilecek bir "medeniyet dini” imajına hiç kavuşamadı. İslam Avrupa’da bütün çağrışımları ile birlikte “fabrika’da çalışanların”, “ülke dilini iyi konuşamayanların”, “medeniyet algıları farklı olanların” ve muhtemelen pek yakında “ülkelerine geri dönecek olanların” dini olmaya devam etti.

Avrupa’da Hıristiyanlık teolojisinin üniversite seviyesinde ve bütün detayları ile öğrenilebileceği bir çok yer var iken, bu ülkelerde İslam teolojisine dair üniversiteler neredeyse hiç olmadı. Son birkaç yılda açılmış bulunan İslam Teoloji Fakülteleri de bu amaçtan oldukça uzak görünmekte. Neticede ev sahibi ülkeler, Müslüman dinî hayatına dair politikalarında oldukça başarılı ve kazançlıdır.

2. Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa’ya gidenlerin Türkiye ile irtibatlarının korunması açısından gayet başarılı. Yani gurbetçiler Avrupa’da olsalar da Türk kimliklerini koruyabildi. Bunda o ülkelerde açılan camilerin büyük etkisi olduğu muhakkak. Gurbetçiler bu camilerde Çorum, Afyon, Konya havası alabildi. Camiler, gurbetçiler için Türkiye’nin yaşandığı ve yaşatıldığı birer şube oldu. Camilerdeki Türkiye temsilinin daha gerçekçi olabilmesi için imamlar Türkiye’den transfer edildi. Hutbeler Türkçe verildi. Netice itibariyle vatandaşlarımız başka bir kültürün içinde eriyip gitmediler. Millî kimliklerinden kopmadılar. Dinlerini dillerini unutmadılar ve o ülkelerde yaşasalar da sonunda hep Türkiye’ye dönmeyi düşündüler. Türkiye’nin ekonomisine büyük katkı yaptılar ve Türkiye ile olan siyasi entegrasyonu hiç kaybetmediler. Bir devlet daha başka ne isteyebilirdi ki? Böylece Türkiye Cumhuriyeti, uzaktan da olsa “vatandaş” standardını koruyabilme başarısı göstererek kazanç hanesine geçti.

3. Diyânet, Türkiye Cumhuriyetinin gurbetçi politikasının en önemli ayağı oldu. Hatta Diyânet’in bu konudaki etkisi ve gücü, Dışişleri Bakanlığı’nınkinden bile kat kat fazla. Diyânet, Avrupa’daki din hizmetleri sayesinde önemli bir kurumsal prestij de devşirdi. Diyânet’in Avrupa’da gerçekleştirmiş olduğu kurumsal, malî ve idâri teşkilatlanma bu gün “kurum için” önemli bir güç göstergesi. Bu ülkelere Müşavir, Ataşe veya Din görevlisi olarak gidebilmek de Diyânet çalışanları için önemli bir görev kazanımı olarak görünmekte. Neticede, Diyânet açısından bakıldığında da bu ülkelerde sunulan din hizmetleri başarılı olmanın da ötesinde “iftihar vesilesi” ve Diyânet bu süreçte kurum olarak kazananlar arasında yer alıyor.

4. İsimleri ve yönelimleri herkesçe bilinen Türkiye kaynaklı bazı dinî ve siyâsî grupların Avrupa’da da teşkilatlandıkları ve Türkiye’dekinden farklı olarak Avrupa’da kendi cami ve mescitlerini kurdukları ve buralarda kendi grupsal perspektifleri doğrultusunda bir din anlayışını benimsedikleri görülüyor. Bu durum, bu oluşumlar için de gayet kârlı oldu. Çünkü “grup ve cemâat camileri” sayesinde grubun/cemâatin fikir ve ideolojisinin daha yoğun bir şekilde işlenmesi, daha yüksek bağış toplanması ve bu yapıların Türkiye’deki merkezlerine çok güçlü bir maddi ve manevî katkı sağlanması mümkün oldu.

Gelelim, bu sürecin kaybedenlerine…

1. Bu süreçte en çok kaybeden “İslam’ın toplumsal ve evrensel karakteri” olmuştur. İslam, outdoor bir dindir. Başka bir deyişle İslam, gittiği yerin ve toplumun dini olmak için vardır. Yukarıda sayılan “yararları ve çıkarları” temin etmek, İslam’ın gaye olarak sunduğu bir şey değildir. İslam’ın insan ve toplum anlayışına göre camiler ve mescitler, getto mabetleri olmadığı gibi; Müslüman da “kendine Müslüman” değildir. Maalesef bu camilerde gerçekleştirilen din anlatımının, içinde yaşanılan topluma dair farkındalığı son derece düşüktür. Öyle anlaşılıyor ki; bu sürecin “kazananları” cami duvarlarının gördüğü “izolasyon” görevi konusunda uzlaşmış durumdadır. Bu izolasyon, bazıları için içeriyi dışarıdan korumaya; diğer bazıları için dışarıyı içeriden korumaya yaramaktadır!

2. Avrupa’daki gurbetçiler bu sürecin ikinci kaybedenleridir. Sürecin “kazananları” tarafından müştereken uygulanan dîn politikaları sayesinde, gurbetçi standart ve kazananların kazançlarını devam ettirmeye formatlanmış asgari bir din hizmeti alsa da hiçbir zaman entelektüel düzeyde İslam’ı anlama şansına sahip olamamıştır. Bu nedenle, bütün bir Avrupa’da ev sahibi ülkelerin kamuoyları tarafından tanınan, ülke ve dünya gündemine dair konular hakkında İslam perspektifinden, akademik ve entelektüel düzeyde konuşabilecek kişiler neredeyse yoktur. Avrupa’daki ihtidâ, Türkiye kökenli Müslümanların entelektüel çabaları sayesinde olmadı. Mühtedilerin, bahsi geçen camilere devam etmesi de pek görülmüş değil.

Açıkça söylemek gerekirse gurbetçi, İslam düşüncesi ve teolojisi açısından câhil bırakılmıştır. Bu nedenle hiç kimse, ondan “entelektüel” ya da “alim” olmasını, içinde yaşadığı topluma bir söz söylemesini beklememektedir.

Yani kazananların sessiz bir koroyla söyleyip durdukları şarkı pek bir tanıdık:

“İşçisin sen işçi kal… İşçisin sen işçi kal…”
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Favori Arşivle Beğen

FACEBOOK YORUMLARI

AKTİFMEDYA ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın

Diğer Makaleler