Görüş Bildir
İNANMAK MI KANMAK MI KANDIRILMAK MI?
Anasayfa »
2015-01-06 23:07:21 Tarihinde eklendi
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Favori Arşivle Beğen

İnsan kendi kendisinin mağdurudur çoğu zaman. Kendi acziyetinin, kibrinin, kanmışlığının tutsağıdır. Övdüğünün alçalttığı, sevdiğinin ihanet ettiği, kandığının kandırdığıdır. Kendi yalanına kendi inanan, kendi yaptığına tapınandır. “Kabullerinin” peşinde ömrü hebâ olandır.

İlk kabul” tam bir kapılmışlıktır. Sonradan doğruluk kanıtı tamamen çürütülse bile insanın ilk kabulünü onaylama döngüsü hep devam eder. İnsan bir kez inandıktan sonra birine ya da bir söze, sonradan ortaya çıkan muhtelif argüman ve kanıtlar içinden sadece ilk inancını teyit edenleri seçmeye meyleder. 

İnsan genellikle inandığı şeyi en başta da aklı ile benimsemiş değildir. Sadece ona intisap etmiştir. Fakat inandığı ile ilişkisi, giderek daha da duygusal bir hal alır. Tıpkı, aile ile olan nesep bağı gibi… Nasıl ki insan ailesine olan intisabını doğumundan çok yaşanılan aile hatıraları ile izah ediyorsa kendisine; inandığı şeyler ile olan bağını da ilk kabulünün doğruluğundan çok; kendisini, inandığı şeylerle bütünleştiren duygusal hatıralarla somutlaştırır.

İlk inancı teyit etme psikolojisi insanı çelişkili bir seçmeciliğe ve ayrımcılığa götürür. Mesela “inanılanı” destekleyen zayıf kanıt, desteklemeyen güçlü kanıta bile bile tercih edilebilir. Yahut aleyhte olunca eleştirilen bir durum ya da kanıt, lehteyken pekala benimsenebilir. Çünkü bu seçmeciliği ve ayrımcılığı doğuran pek çok duygusal etki vardır ortada. Bu duygusal etkilerden kurtulabilmek akıl yürütme süreci ve konunun özüne dair daha ciddi bir tefekkürü ve akabinde düşüncenin yönünü değiştirebilecek yeni kararlar alınmasını gerektirmektedir. Oysa bunun için zaman yoktur. Bu nedenle durumlar ve kanıtlar arasında duygusal, keyfî, belirli yönleri öne çıkarmaya dayalı ve her halükârda “ilk kabulü” korumayı sağlayan alelacele bir seçim ve ayrım yapılarak yola devam edilir.

Bu psikoloji, 'pür gerçeklik ya da doğru'yu aramaz, arayamaz. Daha çok, 'durumsal bir iç tutarlılık' ile bir “doğruluk algısı” kurmaya yarar. Fakat insan bunu yaparken, böyle yaptığının farkında da değildir. Bu, çok akıllı insanlar için de böyledir. Hatta onlar “ilk kabulü” destekleyen kanıtlar seçmede ve bunları inançları ile uyumlu hale getirmede daha başarılıdırlar. Onlar, ilk kabulü destekleyici delilleri ritmik bir zeka sıçrayışıyla yapabilirler. Bu ritmik sıçrayış sayesinde sürekli olarak kanıt toplayabilir ve ilk kabullerini daha güçlü besleyebilirler. Fakat bu sıçrama, aynı zamanda bir çok başka kanıtın üzerinden atlamak anlamına da gelmektedir.

Evet insan, kanıtları değerlendirdiğini sanıp aklını aktif şekilde kullandığını düşünürken hakikatte, sadece keyfî bir seçim yapar ve ilk kanaatin cezbinde sürüklenir.
Bütün bunlar aklın kendisine kurduğu bir tuzaktır aslında… Akıl eliyle aklın işlevsizleştirilmesidir. Bu psikoloji, 'ilk kabulün” yanlış olamayacağına dair yaygın ama fark edilmeyen bir hurafeye dayanır. Evet, insan bir yanılgıya kapılmış olma ihtimalinden berî görür kendini, nefsini, nefsâniyetini… O sadece doğruyu bilmeye namzettir kendi nazarında! Yanlışlar ise başkalarının harcıdır! Oysa kendini, kibrini, zayıflıklarını bilmeden hiçbir doğruyu bilemeyeceğini bilmektir asl olan.
Belki de bilinmesi gereken 'ilk kabul” budur.

İnsanı kendinden uzaklaştıran, özüne yabancılaştıran, özgür bir şekilde olmayan her inanma bir aldanmadır ya da aldatılmadır.
İnsanın kendini bilmesi, inkişaf ettireceği, hayata yansıtacağı özünü tanımasıdır. İnsanın "özü", olmak için tasarlandığı benliktir. Kabuller ile formatlananlar, tarafgir seçimlerle ve ayrımlarla benliklerini yontanlar daha baştan özgürlük mağdurudur. Sahip olmadığı hangi 'öz'ü 'gür'leştirebilir ki insan?

Hepimiz şu ya da bu derece serbestiz. Serbest düşünüyoruz. Ama düşünmemiz isteneni düşünmek için serbest! Peki. Serbestiz ama özgür müyüz?

Düşüncelerimizi başkalarının telkinlerini savunmak yerine kendi özümüz üzerine kurabiliyor muyuz?
Serbestlik, hayvanlar için de söz konusudur; özgürlük değil!
Öz denilen şey, herkeste tamamen aynı değildir. Herkesin özünde kendi kişisel özellikleri de vardır elbet. Biz öz üzerinde pek durmuyoruz. Özümüz ya da öz bilincimiz zayıf olduğu için, kendimizle barışık da değiliz. Değer ile olan ilişkimiz de şeklî bir softalık şeklinden ibaret. Özü aramak, özü kurmak, öze dönmekten çok zevâhiri kurtaracak şeklî uyumu sağlamak ve insanları standartlaştırmak derdindeyiz. Ve daha fenâsı bunu eğitim sanıyoruz.

Özsüz insanlardan oluşan topluluklar sadece yığındır.
Onlar inanılması istenenlere inanırlar. Yığın ise yığınak yapmaya yarayan, gerektiğinde harcanan stratejik bir nesnedir.
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Favori Arşivle Beğen

FACEBOOK YORUMLARI

AKTİFMEDYA ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın

Diğer Makaleler