Görüş Bildir
EDEBİHAT-KUŞU ÖLEN ADAM VE KUTLU DOĞUM
Anasayfa »
2015-04-10 19:49:15 Tarihinde eklendi
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Favori Arşivle Beğen
                                                                       KUŞU ÖLEN ADAM VE KUTLU DOĞUM

      Eğer bir insan milyonlarca yıldızın arasındaki tek bir gezegende yetişen bir çiçeği severse, bu onu mutlu etmeye yetecektir. Çünkü yıldızlara baktığında ‘ Benim çiçeğim oralarda bir yerlerde ‘ diyebilir. Ama bu koyun çiçeğini yerse, o zaman bütün yıldızlar aniden kararmış gibi gelir ona. Ve sen bunun önemli olmadığını düşünüyorsun!
         Antoine de Saint-Exupéry

 

Tüm hayhuyların, tüm gürültülerin, tüm sirenlerin, tüm yanıp sönen mavi ışıkların arasından geçip, yanında iyi insanların isim listesi bulunan küçük bir valiz elinde yürüdü gitti sonra.

İşin kötüsü saçlarını da götürdü giderken; görmekten en çok mutlu olduğum, bana göre dünyanın en güzel bakan gözlerini, beni yaşamaya ikna eden hayatın masum yüzünü götürdü.

Dudağında buruk bir tebessüm, gözlerinde tüm tatmini mümkün olan dünya zevklerini anlamsızlaştıran son bakışından sonra gitti; geldiği yere, geldiği gibi...

Gidilmemiş yolların yorgunluğu kaldı ondan benim payıma, söylenmemiş sözlerin yarım kalmışlığı.

Ülkesini bir satranç maçında kaybetmiş bir kral gibi kalakalırdım, “Bizim başımıza, asla Allah’ın bizim için yazdığından başka bir şey gelmez! O bizim mevlamızdır; o halde, inananlar (yalnızca) Allah’a güvensin!"* ayetini gönderen Allah, Rabbim olmasaydı eğer. Terk edilmiş bir mabet, göğünde kuşların uçuşmadığı bir yeryüzü, yapraklarına dallarının su taşımadığı asırlık bir çınar gibi kalakalırdım, “Andolsun, biz sizi biraz korku, biraz açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” ** ayetiyle başıma gelenin bir kayıp değil yalnızca bir ayrılıktan olduğuna ikna olmasaydım. Rabbimi tanımasaydım; O’nun alırken almış olmak için değil özünde vermek için aldığını bilmeseydim eğer.

Daha henüz küçücük olan bedenini omuzlayıp bir mezara defnetmek kesinlikle benim tercihim değildi. Bana kalsaydı sıralamayı böyle yapmazdım üstelik. Onun beni defnetmesiydi bana göre makul olan; oğlumun babasının yasımı tutması olurdu tercihim. Taziyeme gelenlerin sükûnetle ettiği duaları sükûnetle dinleyip içten içe, yalvara yalvara, umut ve korkuyla beraber benim için dua etmesini isterdim. İsterdim ki, ben usta olayım, o ise eserim olarak kalsın benden sonraya. Dedim ya, bana kalsaydı farklı olurdu tüm yaşananlar. Doğru olanı değil, benim için güzel olanı isterdim bana kalsaydı. Bize güzel geleni istemek her zaman doğru olanı istemek olmuyor neticede.  İsterdim ki, oğlum hep yanımda olsun.

Yaratılmış olmayı, bir insan olarak dünyaya gelmeyi ben istemedim. Ben seçmedim bir insan olarak yaratılmış olmayı. Ama Müslüman olmayı ben seçtim. Allah’a teslim olma ya da olmama hususundaki muhayyer alandan “Ben Alemlerin Rabbine teslim oldum.” diyerek geçtim yürüyerek. O sırada Allah elimden tutmuş bana hidayet ediyordu. Alemlerin Rabbine gerçekten teslim olduk mu diye Rabbimiz bizi test ediyordu şimdiyse.

Rabbim, bana sabretmeyi öğret, “teslim oldum” sözüme sadık kalabilmeyi bir de.

Günlerden ise cumaydı. Cami, haftalık olağan toplantılarına katılmak için gelen Müslümanlarla doluydu hınca hınç, benim kalbim de doluydu. Önceki gün oğlum ölmüştü. Rabbime yolcu etmiştim buradan. Namazını bu camide kılmıştık oğlumun.

İmam efendi Peygamber makamı diye bilinen minberde halka peygamberi anlatıyordu. Peygamberin insan olarak vasıflarını, peygamberin insanlara verdiği değeri, peygamberin gönlünün zenginliğini anlatıyordu.

Bir gün bir cenaze geçmiş peygamberin önünden. Peygamber oturuyormuş, hemen saygıyla ayağa kalkmış o yüce insan. “Ey Allah’ın Rasulü, bu bir Yahudi’nin cenazesi” diye uyarmışlar. Susmuş önce peygamber, “Ama o bir insan demiş”, herkes susmuş sonra.

İmam türlü misallerle Peygamberin yüceliğinden örnekler veriyordu cemaate. Herkes saflar halinde oturmuş saygıyla dinliyordu imamı. Bu insanların peygamberi sevdikleri belli oluyordu. İsmi anılınca kalplerine gidiyordu elleri ve dudakları kıpırdıyordu hemen akabinde. Arkamdan bir adamın hıçkırıkları geliyordu kulağıma. Günahlarına mı ağlıyordu, yoksa peygamberin büyüklüğü karşısındaki küçüklüğüne mi, peygamberin öldüğüne mi, bilmiyorum? Sebebini umursamıyordum da aslında. Çok güzel ağlıyordu, edeple ve aşkla. 

Bir gün evlerin arasında çocukların oyun oynadığı sokakta bütün çocuklar neşe içinde oynarlarken bir tek çocuğun hüzünle kenarda sessiz sedasız oturup oyuna katılmadığını görmüştü peygamber. Gelip çocuğun yanına oturup niye diğer çocuklarla beraber oynamadığını sormuştu. Çocuk “benim kuşum öldü” demişti hüzünle.

Hz. Peygamber, çocuğu teselli etmiş, avutmaya çalışmış, başını okşamış, acısını pay etmiş çocukla kendi arasında ve arkadaşlarıyla beraber oynamaya başlayıncaya kadar yanından ayrılmamış çocuğun.

Peygamber, yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra her biri bir ülke büyüklüğündeki arkadaşlarıyla beraber gün içinde teselli etmeye çalıştığı çocuğun evinin kapısını çalmış. Ev sahibi şaşkınlık ve sevinçle kapıyı açmış peygamber ve yanındakilere. Şaşkınlıkla dolu sevinçle, gelen kutlu misafire yer göstermişler. Ev sahipleri, Peygamber fakirhanelerini şereflendirdi diye çok mutluymuş ama Peygamber mahzunmuş. Ev sahibi endişelenmiş. “Hayırdır, ey Allah’ın Rasulü, üzgün görünüyorsunuz” demiş. Allah’ın Rasulü, Göklerin Kendisiyle Konuştuğu Adam, bir kenarda mahzun mahzun oturan çocuğa gözlerini çevirerek,“Biz küçüğe başsağlığına geldik.” demiş.

Rabbime hamdediyordum, ama çok üzgündüm. Oğlum açık penceremizden içeri süzülen bir kuş gibi uçup gitmişti usulca, geldiği gibi, geldiği yere. On dört yaşındaydı henüz.

En çok Rabbimize olan güveninin sarsılmasından korkuyordum. Hz. Eyyüp’ün duasını öğretmiştim ona. “Rabbim bana bir eza dokundu, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” diye dua ediyordu Eyyüp gibi. Ben “Bize bir eza dokundu” diyordum, o, “bana bir eza dokundu” diyordu duasında. Amin diyorduk sonra biraz buruk, biraz kanatlarımız kırık olarak.

Kadir, “başımıza gelenden Allah’ı habersiz sanma” diyordum, sadece mü’min olma iddiamızın gerçekliğini sınıyor diyordum. “Biliyorum baba” diyordu.

En zoru bir evladın gün gün, nefes nefes, adım adım ölmesidir gözlerin göre göre. Sarılmalarının sayılı olduğunu bilip sarılmaya kıyamamaktır. Ona her gün veda etmektir ondan habersiz. Bir kıyıda deniz kabuğu toplar gibi usulca ondan hatıra biriktirmektir. Onun günbegün eridiğini görürken, saçlarını okşayıp büyüdüğünde beraber yapacaklarımız hakkında konuşmadır. “Baba yoruldum artık” demesidir onun.

Salasını peygamberin, kuşu ölen çocuğa taziye ziyaretine gittiğini anlatan imam okumuştu. Dinlediğim en hazin salaydı okuduğu. Tüm şehre oğlumun öldüğünü haber vermişti. Belediyenin cenaze işleri için görevlendirdiği başka bir imam kıldırmıştı namazı. Kıldığım en hüzünlü namazdı.

 Sonra bir anda sarığı, sakalı, sırtındaki cübbesi, minberde duruşu, okuduğu Kur’an ayetleriyle şeklen de olsa Peygambere benzettiğim imam, bir anda Peygambere benzemez oldu gözümde. Anlattığı şeyler çok değerliydi ama dudaklarımda bir dostunun ihanetine şahit olan insanlara özgü acı bir tebessüm oluşturmaya başladı sadece. Hz. Peygamberi kendimize model almamız gerektiğini üzerinde dura dura anlatan imamın ayaküstü bile olsa başsağlığı dilemediğini hatırladım.

Hatırladım ki bu imam efendi cenaze namazımızda bulunmamış, ayaküstü bile olsa taziyemize gelmemiş, cami avlusunda onlarca dakika hüzünle beklememize rağmen başsağlığına bile gelmemişti. Ve kalkıp şimdi minberde Hz. Peygamberin, kuşu ölen bir çocuğun bile acısına duyarsız kalmadığını anlatıyordu.

Bunu umursamayabilirdim, umursamazdım hatta. Minberde olanın, kuşu ölen çocuğun taziyesine giden Peygamberi anlattığı halde öbür taraftan peygamberi süslü sözlerin ve siyer kitaplarının arasında öldürdüğünü düşünmeseydim eğer.

Kutlu Doğum Haftasıydı o hafta, benim ise kuşum ölmüştü. 

Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Favori Arşivle Beğen

FACEBOOK YORUMLARI

AKTİFMEDYA ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın

Diğer Makaleler